01 12 2011



radical noise - bazen

sabahın sesi kulaklarımda
biri pencereyi açmış yine
ekşi yorgun bir tat ağzımda
şehir gri kefeninde sakin
davetsiz konuklarla tedirgin
güneş kararsız, yolum uzun

hani olur ya bazen, kaçarsın herşeyden
hani olur ya bazen, şarkı biter aniden
işte böyle günlerde, hep uyumak istediğinde
tam da böyle günlerde; umudu büyüt içinde...

şehrin toprağı altımda inlese ufakça irkilsem
sesime ses verse bir martı
yalnızlığın öbür ucunda bir dost daha var diyebilsem
hani sen hiç gitmesen...

hani olur ya bazen, kaçarsın herşeyden
hani olur ya bazen, şarkı biter aniden
işte böyle günlerde, hep uyumak istediğinde
tam da böyle günlerde; umudu büyüt içinde...

(yaşam ağını örerken gözlerine, şarkı birden duruverse bile;
gözlerini ayrılık ıslatsa bile, umudu büyüt içinde)

29 11 2011

aylar geçer

çok zaman geçti, bir o kadar daha geçecek, kat kat fazlası geçecek..
güneş doğdu, güneş battı, kimileri yeni işe başladı, evlenenler oldu, yeni bebekler dünyaya geldi falan. o süreçte biz de canımızdan kocaman bir parçayı, babamızı kaybettik. onurlu yaşadı, 24 ekimde göçtü bu dünyadan. aşağıdakiler onun için karaladıklarımdır. çok daha iyilerini, çok daha fazlasını hakediyor ama..

aylar geçer

kırk mum neyse, yandı sönmedi
ateş bildiğimiz günlük eğlence
bu başka, bu sensiz yanan
çilingir anısı
otobüs kavgası
gözlerimiz lâl, omuzlarımızdır
çepeçevre kollarımızdan akan

ayaklarını örtüp yıllanmış anıyla
altına katlamak hüznün çizgilerini
tutup ellerimle anılar üzerinden
öpüyor gibi olmak seni
aylar böyle böyle geçer
kendimizi yitirip bir nefeste
uykuda acıyı duymamak gibi
aylar böyle böyle geçer
bizce malumdur her ayın
yirmi üç çekmesi gerektiği.

mekanın cennet olsun babacım.. 

18 05 2011

ondan yani

tam blog işine sarmışken blogger'ın kapatılması süreciyle karşılaşmak hevesimi kırdı biraz. ondan yani. yoksa yazarım yazmam değil..

03 04 2011

vedat milor ne yiyor?

üniversite dönemlerinden beri mutfakla hiç barışamamış birisi olarak yemek programlarına ayrı bir gıcığım vardır. yani yemeyi çok severim evet ama, bir yemek için saatlerce uğraşmak da hep zor gelmiştir bana. şimdi de bu garip ilişki devam ediyor mutfakla. ben de eşim de çalıştığımız için her gün iş çıkışı eve gelip yemek yapma fikriyle ve her gün yeni bir şeyler bulma stresiyle yaşamak ikimize de zor geliyor. özellikle yorulduğumuz günlerde.. hal böyle olunca da pratik yemekler, dondurulmuş gıdalar baya prim yapıyor. evet biliyorum bütün yemeklerin tarifi aynı da, o tarif bile bazen zor geliyor insana canım..

tüm bu koşturmaca içinde bu kadarcık şeyin insana zor gelmesi de garip biliyorum. sonuçta karnımızı doyurmak için yapıyoruz, bi' yerde saçma yani bu stres. hani o eleştirilen klasik ataerkil söylemlere girmeyeyim desem zor olur, o yüzden giriyorum: iş başa düşünce anneleri daha iyi anlıyor insan. her gün her gün yemek icad et, üstelik tek çeşit ve tek öğün de değil. zor zanaat..

her şeye rağmen güzel yemek yemek başka bir şey, bir dostumun da "abi sen iyi yiyosun ya, yemeyi seviyosun yani" sözleriyle açıkladığı üzere güzel bir yemeği ballandıra ballandıra yemek kadar güzel bir şey yoktur benim için. fakat bunun da -edebiyat gibi- tek tipleştirilmeye çalışılması çok çok çok saçma değil mi? neden edebiyat dedim hemen söyleyeyim, kuruluş aşamasında yer aldığım ve halen uzaktan da olsa içinde bulunduğum yumuşakge dergisinde şiir editörlüğü yapmaya çalıştım. ama daha kendi şiirlerimden tatmin olmuyorken başkasının şiirini iyi, kötü ya da yetersiz diye değerlendirmek çok zor geldi bu sebeple de çok istememe rağmen o görevimi devam ettiremedim bir türlü.. yemekte de şimdi benzer bir durum var. yani  kişiye göre damak tadı, yöresel tatların özgünlüğü falan derken, ünlü gurmelerimiz diyar diyar gezip televizyon başındaki biz acizlerin karşısında kebapları, börekleri mideye indirip bir de onlara kulp takmaya başladılar. benim en çok denk geldiğim ve rahatsız olduğum program da vedat milor'un programı. 

diyaloglarından anladığımız kadarıyla vedat bey avrupa görmüş bir insan. zengin bir mutfak kültürüne sahip olduğunu da anlıyoruz yine konuşmalarından. ancak tanıtımını yapmak için gittiği yerlerle ilgili "yemek sonradan ısıtılmış" gibi açıklamalar yapıp beş üzerinden iki yıldız verince pek de iyi bir tanıtım olmuyor. hadi onu geçtim, ben niye vedat milor'un damak tadına güveneyim? televizyonun her şeyi dayattığını biliyorum da, artık bu kadarı biraz fazla oluyor sanki. yani kırk yıllık mantıcıya gidip "bunu normalden daha az bişirseniz negzel olur ha" desem, adamlar beni döverek atar herhalde dükkandan, vedat bey kameralarla gelince yapamıyorlar tabii. yani bi' şeyi de olduğu gibi ye arkadaş.. hem sen italya'da yediğin şeyle artvin'de yediğini niye karşılaştırıyorsun. ya da ne gerek var "hmmm aynı hollandada yediğim zamazingo gibi!" tespitine. anladık evrensel insansın da, bizim de karnımız aç yahu!

anlam veremiyorum ben bu formata, reklamın iyisi kötüsü olmaz derken, bildiğin yerden yere vuruyor bazı lokantaları vedat bey. beğenmediğini ver biz yiyelim, iş çıkışı zor oluyor yemek düşünmek..

mühim not: baya baya kariyerli bir sosyoloji geçmişi varmış kendisinin, yeni öğrendim.. ama meslektaşız diye sözlerimi geri alacak değilim!